"Makaleler" kategorisindekiler

AYNI DÜŞÜNCELERE TAKILIP KALIR MISINIZ?

Eyl 18, 2018   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

AYNI DÜŞÜNCELERE TAKILIP KALIR MISINIZ?

ZİHİNSEL GEVİŞ GETİRME…

Kendinizi kaç kere, dalıp gitmiş, hep aynı konuyu düşünürken bulduğunuzu bir hatırlayın. Peki, bu düşünceler kafanızda dönüp dururken neler hissediyorsunuz ve enerjiniz nasıl etkileniyor, ne durumda oluyorsunuz?

Gün içerisinde kim bilir kaç kere aynı problemler aklımıza takılıyor ve fark etmeksizin zihnimizde dönüp duruyor. Çözüme ulaştırmaksızın sürekli düşünür hale geldiğimizde de takıntılı bir hal alıyor. Tekrar eden bu düşünce şeklinin bilimsel bir adı var: “zihinsel geviş getirme”. Zihinsel geviş getirme/ ruminasyon (rumination), “kişinin kendine dair algıladığı tehditler, kayıplar ya da adaletsizlikler tarafından harekete geçirilen kendine dönüklüktür.” Başka bir deyişle, geçmişte yaşadığımız hoşumuza gitmeyen bir durum ve durumdaki rolümüz hakkında düşünmekten kendimizi alamamak, dalıp giderek önemli bir zaman harcamaktır.

Yani zihinsel geviş getirirken önemli bir zaman harcamaktayız; bunun yanı sıra da konuyu aklımızda iyice büyüterek orijinal halinden çok daha fazla kızgın ve üzgün bir ruh haline girmekteyiz. Çünkü takıntılı bir şekilde düşünürken endişe girdabı oluşur; bu da bizi çözümden uzaklaştırır. Kısacası zihinsel geviş getirerek, olayın üstünden çok geçmiş olsa bile biz zihnimizde ve bedenimizde stresin canlı kalmasına yol açar, hatta stres ve endişemizi artırırız.

Oysa problemi sürekli zihnimizde canlı tutmak ve kendimizi strese sokmaktan daha fazla işe yarayan, çözüme yardımcı düşünce ve davranış biçimleri geliştirebiliriz. Bunları sıralarsak:

  1. Olumsuz ve takıntılı düşüncelerini fark et ve 2 dk. içinde zihninden uzaklaştır. Hatta bunun için onları buruşturup çöpe attığını ya da bir roketle fırlattığını hayal edebilirsin.
  2. Uzaklaştırdığın düşüncelerin yerini alması için zihnine bilinçli olarak olumlu düşünceler ek;
  3. Bunlar mutlu anıların, keyifli anlar, başarıların, vb. olabilir,
  4. Dikkatini farklı yöne çekecek tamamen bambaşka bir konuyu düşünmek olabilir; örneğin, market alışverişi, akşama ne yiyeceğin, kitaplığındaki kitaplar, vb…
  5. Geviş getirmenin yerine koymak için, yaratıcı düşünce modelini benimse. Yani yapıcı, yaratıcı, çözümcü şekilde düşünme yaklaşımında ol. Yaratıcı düşünceyi tetiklemek amacıyla da dinginleşmek ve dengelenmek iyi gelir. Bu dengelenme,
  6. Yoga, meditasyon, nefes çalışmaları, tai-chi veya spor ile olabilir,
  7. Sevdiğimiz bir sanat veya aktivite ile uğraşmak ve üretmek olabilir,
  8. Geviş getirdiğini ve bunaldığını fark ettiğinde ruh halini değiştir. Bunun için hemen, ne yapıyorsan bırak ve farklı bir hale geç.

Zihnindeki düşüncelerden dikkatini başka yöne kaydırmak için sevdiğin birini ara konuş, pencereyi aç temiz hava al, oturuyorsan kalk dolaş, ayaktaysan hareket et, bir işe yönel, komedi izle, iyi gelen müzikler dinle, sıcak bir fincan çay-kahve iç. Yapılan araştırmalarda sıcak çay ve kahvenin fiziksel rahatlamaya ve yalnızlık hissine de iyi geldiği ortaya çıkmıştır.

Daha uzun dönemde ise sağlıklı düşünebilmek için, ruh-beden-zihin ve de enerjimizin dengede olmasına yönelik çalışmalar yapsak iyi olur. Sosyalleşmek, yeni kişilerle tanışmak, seyahat etmek, yeni bir şeyler öğrenmek, yeni hobiler bulmak, vb. Sosyalleşirken de seçici olmak ve olumlu kişilerle bir araya gelmek iyi olur.

Peki, ilk adım zihnimizden düşünceleri uzaklaştırdık, ikinci adım sağlıklı ve yaratıcı düşünmeyi öğrendik düşündüğümüz soruna ne faydası var?

Şayet artık geviş getirmeyi bıraktıysak, o düşüncemize dair endişe ve stres düzeyimiz düşecek dolayısıyla da o konuya artık bakış açımızı değiştirmiş olacağız. Çünkü zihnimizin böyle çalışması için onu eğittik, ona alan yarattık ve artık daha sağlıklı ve yaratıcı düşünebilir hale geldik.

Evet, geçmişi değiştiremeyiz ancak bu yeni bakış açımızla ondan öğrenebiliriz. “Ben ne öğrendim bu yaşadığımdan?” sorusu önemli bir sorudur. O bizim için değerli bir tecrübe olmuştur. Bunun yanı sıra, düşündüğümüz problemin ileriye uzanan ve çözülecek bir yanı var ise de, bunun için;

  1. Problemi yaz yani netleştir,
  2. Altında yatan sebepleri fak et ve yaz,
  3. Kendi kendine ya da çözümcül birinden yardım alarak nasıl çözebilirsin bul.

Böylece artık kafanda dönüp duran, geviş getirdiğin bir durum olmasından kurtul.

Kısaca özetlemek gerekirse; beyninizi, sürekli aynı tarzda negatif düşünceler geldiğinde başka yöne gitmesi için eğitebilirsiniz. Bu denemeyi yeterince – en az 21 gün– yaptığınızda artık otomatikleştiğinizi göreceksiniz.

Bunu denemeyi ve geviş getirip kendinizi sürekli strese maruz bırakmaktan vazgeçmeyi seçebilir; hatta başardığınızı görerek kendinizi de şaşırtabilirsiniz. Şayet hala kafanızda “tam olarak neler yapabilirim?” sorusu ve adım atma tereddütleri varsa bir profesyonel koç ve NLP uzmanından yardım alabilir, hayatınızda ne kadar çok değişiklik yarattığınızı fark edebilirsiniz.

Sevgiler.

Dilek Kösemehmet COŞKUN

Koç, NLP Uzmanı, Hipnoterapist

 

Hipnoz’u DOĞRU bilmek…

Eyl 12, 2018   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

HİPNOZ…

Neredeyse tüm seanslarımda Hipnoz (iletişim olarak) ve Hipnoterapi yapan bir hipnoterapist olarak, birçok rahatsızlığın (panikatak, anksiyete, depresyon, öfke kontrolü, obsesif bozukluklar, tükenmişlik sendromu, alkol, sigara, obezite vs.) tedavisinin Hipnoz ile daha çabuk olduğunu gördüm.

Ericsoncu Hipnozu benimseyen tüm Hipnoterapistlerin bildiği gibi; Hipnoz, terapi sürecini kısaltan bir yöntemdir. Hipnozun, hipnoz olarak bilinen tarihçesi 200 seneden fazla süreye dayanmaktadır ve bilimsel çalışmalarda bazen aralık verilerek devam etmekte. Hipnoz sadece ismi ile ilgi uyandıran bir yöntem olmasıyla birlikte, hipnoterapiden sonuç alan danışan sayısı arttıkça, onların tecrübelerinden etkilenen insan sayısı da artıyor.

Kişilerin artık iyileşmez diyerek kanıksadıkları ya da torba torba ilaç içerek iyileştiremedikleri bilimsel ve duygusal problemlerin Hipnoz ile iyileştirilmesi ve sürecin kısa sürmesi hayli merak uyandırmaktadır. Birçok hastalık dolayısıyla birçok ameliyat geçirmiş ve en son panik atak teşhisi de konmuş olan bir danışanım bana geldiğinde, artık ilaç kullanmayı reddettiği için hipnoza başvurmak istediğini söylemişti. 5 seansın sonunda panik atak tamamen iyileşti ve danışanımın yorumu şu oldu: “Nasıl oluyor da seanslarda bir kez bile panik atak kelimesi geçmeden ben iyileştim?”. Çünkü panik atak da tüm diğer rahatsızlıkları gibi, ruhun derinliklerinde baş gösteren değişme çabasının bir belirtisi olarak ortaya çıkmıştı. Bahsettiğim bilişsel ve duygusal etkenler ortadan kaldırılmadıkça dışardan müdahaleler sonuç vermeyecekti.

Bu aşamada Hipnoz hakkında yanlış bilinenleri de aydınlığa kavuşturmakta fayda görüyorum. Hipnoz kesinlikle bir uyku hali değildir, kişinin telkin alması için gözlerini kapaması bile gerekmez. Bir fikrin kabul edilmesi olan hipnoz, günlük hayatımızda hem kendi kendimize hem de başkaları tarafından bize uygulana bir yöntemdir. Hem de sürekli olarak… Bu hem olumlu hem olumsuz olabilir. Eğer zihninizde güçlü bir eleştiri duvarı yoksa olumsuz olabilir ve insanların söylediklerinden çok çabuk etkilenerek sınırlarınızı belki de onların sınırlarına göre belirlersiniz. Oysa bu durum; sınırları olmayan baloncuğun içinde yaşarken, kendimize bir sınır çizerek içine hapsetmeye benzer. Gerçekliğimiz bu sınırlara göre belirlenir. Bu olumlu da olabilir çünkü yeni inançlar ve fikirler geliştirerek yeni bir gerçeklik yaratabilir, hayal edebiliyorsan eğer o arzu ettiğimiz hayata ulaşabiliriz.

Hipnoz bir uyku hali olmadığı için uyanıp uyanmamak da söz konusu değildir. Bununla birlikte Hipnoz halindeyken kimse size özünüze aykırı bir şeyi yaptıramaz ve normal şartlarda ona söylemeyeceğiniz bir şeyi söyletemez.

Hipnoz çok olumlu ve hızlı bir şekilde hayatınızı dönüştürecek bir tekniktir. Doğru kaynaklardan doğru bilgiye ulaşarak, doğru kişiyle çalışarak aşağıda belirttiğim tüm sorunlarınıza çözüm sağlayabilirsiniz.
Hipnozun faydalı olduğu alanlar;
Hipnoz nelere çözüm sağlar?
-Panik atak
-Anksiyete
-Tükenmişlik
-Depresyon
-Sosyal Fobi
-Öfke
-Tüm bağımlılıklar
-Obsesif bozukluklar
-Kişisel Gelişim

Saygılarımla,

İnci AKTAŞ

Hipnoterapist & Profesyonel Koç

(224)2434314
(533)5475241
www.akademiplena.com

NEFES TERAPİSİ İLE MİGREN ATAKLARI KONTROL ALTINA ALINABİLİR Mİ?

Eyl 3, 2018   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

migren

NEFES TERAPİSİ İLE MİGREN ATAKLARI KONTROL ALTINA ALINABİLİR Mİ?

Migren otonom sinir sisteminde oluşan bio-elektriksel bir hastalıktır. Otonom sinir sistemi ise bedendeki tüm yaşamsal faaliyetleri yönetir. Çeşitli faktörler otonom sinir sisteminin işlevsel faaliyetlerini bozarak beyin damarlarının genişleyip daralmasına sebep olur. Açlık, susuz kalma, uykusuzluk, hormonâl değişiklikler ve hava olayları migreni tetikler. Ama en çok da mükemmeliyetçi, detaycı, hassas kişilik yapısı diyebilirim.

Migren şikâyeti olan danışanlarımın genelinin takıntılı, kırılgan ve duygularını ifade etmekte zorlandıklarını fark ettim. Bu durum onların diyafram adalesini kullanmadan göğüs solunumu yapmalarına sebep olur. Göğüs solunumu ise zihinde kutuplaşma ve gerginliğe yol açar. Bir de bu duruma genetik yatkınlık eklendiğinde kişi bir kısır döngü içine girer.

Ortaya çıkan gerginlik omurilik boyunca yükselir, omurilik soğanından başın bazı bölümlerine yayılır. Bu da sinir sistemi üzerinde basınç algılamasına, ağrılara ve duygusal sıkışmalara neden olur. Sinir hücreleri arasındaki sinyallerin iletimini sağlayan canlılık, zindelik, mutluluk hissi veren serotonin hormonu azalır. Stresi tetikleyen kortizol hormonu yükselir. Böylece migren atakları içinden çıkılmaz bir kısır döngü haline gelir.

Bu döngünün kırılma noktası, diyafram nefesini kullanarak doğru nefesi hayata geçirmek, düzenli nefes egzersizleri ve nefes terapisi ile migren ataklarında ağrıyı azaltmak, kontrol altına alabilmektir. Diyaframı kullanarak doğru nefes alımı ile tüm kaslar gevşer, sinir sistemi üzerinde basınç algısı ortadan kalkar. Serotonin, dopamin hormonları artar, kortizol  gibi stres hormonlarının  seviyesi  düşer. Böylece zihindeki kutuplaşma, anlayış ve kavramada düzelme olur. Baş ve boyun çevresindeki sıkışan enerji serbest kalır. Beyin hücrelerine bol oksijen gider. Otonom sinir sistemi doğal işlevlerini yerine getirmeye başlar. Nefes terapisi ve düzenli nefes egzersizleri migren ataklarını kontrol altına almaya yardımcı olur.

Nefes Terapisti

Hicran İpekbağlar

DİKKAT! ‘HÜCRELERİNİZ DÜŞÜNCELERİNİZİ DİNLİYOR’

Ağu 14, 2018   //   Yazar: admin   //   Kişisel Gelişim, Makaleler, Mutlaka Okuyun  //  0 Yorum

DİKKAT! ‘HÜCRELERİNİZ DÜŞÜNCELERİNİZİ DİNLİYOR’

Yakın zamanda okuduğum kitaplardan birisi ‘Telomer Etkisi’ idi. “Nedir bu Telomer, acaba?”, merakıyla ilk bakış attığımda beni içine çekiverdi. 2009 Nobel Tıp Ödüllü moleküler biyolog Dr. Elizabeth Blackburn ile sağlık psikoloğu Prof. Dr. Elissa Epel’in yazdığı kitap bize, hücrelerimizin bizi dinlediğini söylüyor.

Eğer uzun yaşamayı istiyorsanız, uzun ya da kısa fark etmez sağlıklı yaşamayı ve yaşlanmayı seçiyorsanız, her yaşı keyfiyle yaşamak –ki bunu ayrıca belirtiyorum, çünkü kendini fiziksel olarak hiçbir neden olmaksızın olduğundan daha yaşlı hissedenler var- istiyorum diyorsanız bu cümleye kulak vermekte, ne söylediğini görüp anlamaya çalışmakta fayda var.

Zihnimizi programlayabileceğimizi ve böylece olumlu yönde değişimlerimizle daha kaliteli bir yaşam sürebileceğimizi bilen birisi, bir NLP uygulayıcısı olarak bu cümle beni heyecanlandırmaktadır; “hücreleriniz düşüncelerinizi dinliyor”.

Aslında çok zamandır biliyoruz ki, beynimiz bedenimizi yönetir. Beynimizin etkisi bedenimizin içine yönelik olduğu kadar dışarıya yani davranışlarımızın ortaya çıkmasına da yöneliktir. Zihinsel işlevlerimiz startı verir ve beden o yönde hareket etmeye yönelir ya da kendini hazırlar. Düşüncelerimiz duygularımızı ortaya çıkarır, duygularımız da davranışlarımıza yön verir. Örneğin yoğun düşüncelerimizle, zihnimizin yarattığı bir tetikleme (salgılanan kimyasallar) ile ‘stres’, ‘kaygı’ , öfke vb. duyguları hissederiz. Bu duygular da bizim davranışlarımızı ve sağlığımızı etkiler. Stresli, kaygılı ya da öfkeli olduğumuzda normalde olduğumuz kişiden farklı davranırız. Hatta çoğunlukla bu duygular içsel olarak da bedenimizi etkilerler ve bazı rahatsızlıkları tetiklerler. Tabi şunu belirtmekte fayda var ki, bazen az dozlarda bu duyguları hissetmek iyidir; ancak, fazlası ve kontrol edemediğimiz halleri bize zarar verir.

İşte tam da bu zarar noktasında kitaba dönmek ve telomerlerimizden bahsetmek istiyorum. Dr. Blackburn ile Prof. Dr. Epel yaklaşık on beş yıldır yaptıkları araştırmalar sonucunda “ … telomerleriniz sizi dinliyor. Onlara verdiğiniz talimatları özümsüyorlar… Yedikleriniz, duygusal zorluklara tepkiniz, ne kadar egzersiz yaptığınız, çocukluk stresine maruz kalıp kalmadığınız gibi pek çok faktörün telomerlerinizi etkilediği ve hücre seviyesindeki erken yaşlanmayı hızlandırdığı ya da engelleyebildiği görülüyor.” diyorlar.

Sağlığımızı ve yaşam kalitemizi doğrudan etkileyebilen ve bizi dinleyen bu telomerler, kromozomlarımızın en ucunda yaşayan koruyucu işleve sahip, küçük ama hayati derecede önemli kısımlardır. Kitap, hücrelerimizi desteklemek için telomer bilimini nasıl kullanacağımızı anlatıyor.

Burada da profesyonel bir koç olarak benim için kitaba dair bir başka heyecan verici nokta işin içine giriyor. Çünkü NLP ve Koçluk kişilere hayatlarında, tam da kitapta tavsiye edilen temel noktalarda destek oluyor. Hücrelerinizi desteklemek için;

  1. Zihinsel alışkanlıklarınızı değiştirmeye çalışarak işe başlayın
  2. Sonra vücudunuza yönelin; telomerlerinize iyi gelen egzersiz, yemek ve uyku rutinleri edinin
  3. Ardından sosyal ve fiziksel çevrenizin telomer sağlığınızı etkileyip etkilemediğine karar vermek için dışa açılın.

Bize önerilenlerin, yaşamımızın kontrolünü ele almamız gerektiği bakışını ve NLP uygulamalarını benimsediğini görüyoruz. Şöyle ki, NLP kurucuları Richard Bandler ve John Grinder da değişim için beyninizi kullanın, hayatınızın kontrolünü elinize alın derler. Ve biz NLP uygulamalarımızda zihnimizi yeniden programlamaya yarayan teknikler kullanırız. Yine koçluk seansları ile danışanlar tarafından belki de fark edilen ancak bir türlü adım atamadıkları değişimler için çalışmalar yaparız.

Bu çalışmalara kitapta geçen bir durumdan örnek verelim. Farklı kişilerin yaptıkları araştırmalar ve kaynaklardan da yola çıkarak stresi yönetebilmek için ‘Mesafe Koyma’ yöntemi tavsiye edilmektedir. Yani bir ‘tehdit tepkisini’ nasıl ‘olumlu mücadele hissi’ ne dönüştürebiliriz? Bu yöntem aynı zamanda uzun yıllardır bir NLP tekniği olarak kullanılmaktadır, ‘Dış Gözlem’ olarak da ifade edilmektedir.

Amaç hisseden kendimiz ile düşünen kendimiz arasına mesafe koymaktır. Nasıl mı?

  • Farz edelim ki yaklaşmakta olan bir konuşma göreviniz var ve kendinizi çok stres altında hissediyorsunuz. Çünkü daha önceki deneyimlerinizi düşünüyorsunuz ki, muhtemelen iyi değiller, ya da ilk defa olduğu için ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Önce gözlerinizi kapatın, duygusal deneyimi yaşadığınız yere ve zamana gidip gözünüzde canlandırın. Şimdi olayı bir film gibi izleyeceğiniz bir mesafeye doğru uzaklaşıp, uzaktaki olayda kendinizi görün ve olayı ve kendinizi uzaktan izleyin. Uzaktaki siz olayı yaşarken Onu gözlemleyin; neler hissediyor, niçin hissediyor, hatta sorun: “beş veya on yıl sonra bu olay beni ne kadar etkileyecek?”

Zihinsel olarak vücut dışına çıkma olayın yarattığı tehdit ve stresi azaltır. Bunu stresli bir anımızda da, o an için, kullanmayı başarabiliriz. Düşünsenize olayların nasıl başka bir hal alacağını; deneyip kendinizi şaşırtabilirsiniz.

Hayatınızın kontrolünü elinize alıp, hücrelerinizi destekleyip, iyi ve kaliteli bir hayat sürmek istemez misiniz? Tüm benzer ya da benzemez birçok durum için bir NLP uygulayıcısı ya da profesyonel koçtan yardım alabilirsiniz.

Sevgiler.

Dilek Kösemehmet COŞKUN

Profesyonel Koç, NLP uygulayıcısı

Eğitim Uzmanı

 

Kaynak: “Telomer Etkisi”, “NLP: Değişim İçin Beyninizi Kullanın”

ÖNEMLİ DUYURU

Tem 25, 2018   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

Değerli Eğitim Katılımcılarımız, Danışanlarımız ve Okuyucularımız,

Konuşmanızla Hipnoz Edin” kitabının yazarları olarak; “Konuşmanızla Hipnoz Edin” kitabının ve eğitiminin isim ve telif haklarının yalnız İnci Aktaş ve Özlem Aktaş’a ait olduğunu belirtmek isteriz.

Konuşmanızla Hipnoz Edin (Etkili Hitabet – Topluluk Önünde Konuşma) Eğitimi, Türkiye çapında sadece Bursa’da Yazarlar/Yazarların belirlediği eğitmenler tarafından verilmektedir. 

Kitabın ve eğitimin ismini kullanarak reklam yapan yada eğitim veren kişiler hakkında yasal işlem başlatılacaktır.

Kamuoyuna duyurulur.

İnci AKTAŞ & Özlem AKTAŞ

Çocuğumu bir birey olarak kabul ediyor muyum?

Nis 4, 2018   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

Çocuğumu bir birey olarak kabul ediyor muyum?

Birey nedir, kimdir ve çocuğumu birey olarak kabul edebilseydim ne farklı olurdu? Kendi istek ve arzularını çocuklarına kabul ettirmeye çalışan anne babalarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Çoğunlukla çocuk ve ebeveyn arasında ki çatışmaların nedeni de bu. Çocuğun ayrı bir kişiliği olduğunu kabul edememek.

Ebeveynler çocuğu birey olarak kabul edemediklerini, kendi istek ve beklentilerini sıklıkla çocuklarına aktardıkları davranış kalıplarında gösterirler. Çocuklar için ilk ve en etkili model anne babalardır. Çocuğa olumlu davranış ya da olumsuz davranış kalıplarını farkında olmadan aile ortamında öğretiriz. Anne baba kendi arasındaki çatışmaları farkında olmadan çocuğu yansıtır, ya da çatışma ortamına çocuk maruz bırakılır. İlerleyen zamanlarda çocuklarda duygusal sorunlar baş göstermeye başladığında sıklıkla kolaylıkla çocuğun mizacını yaradılışını suçlamak daha kolay bir yol gibi çıkıyor ebeveynlerin karşılarına. Ebeveynlerden biri bu durumun dışında kalmaya çalışıp, çocuğun olumlu davranışlarını ve kişiliğinin kendine has özelliklerini görüp onaylarken, diğer ebeveynin tutumları zıddı yönde ise çocuk çoğunlukla içsel çatışma yaşamaya başlayacaktır. Ne beklediğimizi, ne istediğimizi çocuğun kişiliğini ve arzularını dikkate alarak ifade edebilirsek, demokratik, açık iletişimin olduğu bir aile ortamı yaratabiliriz.

Her birey, dünyaya gelirken kendine has kişilik özelikleri, yetenekler ile dünyaya gelir. Bizler kendi ailelerimizden getirdiğimiz davranış, değer ve inanç kalıplarını sürdürmeye devam ederiz. Oysa ki dünya değişir. Çocuklara yaklaşma tarzımız, tutumumuz da değişime uğramak zorundadır. Anne babalar çocukların dünyasında ki ilk öğretmenler olarak, çocuğunu öncelikle koşulsuz kabul ve sevgi ile kabul edip , nasıl daha etkin ebeveyn olacaklarını sorgulamaları gerekir. Çünkü anne baba olmak dünyada ki en büyük sorumluluktur. Çocuğu birey olarak kabul edebilmek, önce kendini kabul edebilmek, kendini tanımaktan geçer. Birey, kendine has özellikleri olan insandır. Çocuk da ne kadar küçük olursa olsun, kendi içsel özellikleri, algıları, düşünceleri, inançları, değerleri olan bir varlıktır. Kendinin farkında olan, inanç ve değerlerinin farkında olan anne babalar çocuklarının düşünce ve algılarının daha fazla farkına varabilmekte, kendini kabul edebilen ebeveynler çocuklarını oldukları gibi kabul edebilmeyi daha kolay başarabilmektedirler.

Kendini kabul, farkındalıkla gelen bir süreçtir. Daha farkındalıklı aileler, ileri gelişkin ve kendinin farkında olan yeni nesillerin gelişmesi için son derece önemli bir konudur. Bu sebepledir ki aile eğitimleri, koçluk, danışmanlık gibi yaklaşımlar ailenin sorunlarını bir bütün olarak ele almasını sağlarken sıkıntıların bütünsel bir yaklaşımla çözülmesine yardımcı olur. Aile koçluğu, danışmanlığı, aile içindeki iletişim çatışmalarının çözülmesine katkı sağlarken, beceriler uzun vadede daha anlamlı değerlerin yaratılmasına da katkı sağlamış olmaktadır. Aile, toplumun yapı taşıdır, bu sebepledir ki sağlıklı büyüyen gelişen bir çocuk yetiştirmek isteyen aileler öncelikle değişim için sorumluluk alıp, harekete geçmeyi istemelidir. İstemek başarmanın yarısıdır. El birliğiyle güçlü, sevgi temelli aile birlikleri yaratmak dileğiyle…

Sevgiler..

Özlem Aktaş, Psikolojik Danışman, Profesyonel Koç, Eğitmen

Kendim ve Ben Birşeyler İçerken

Mar 20, 2018   //   Yazar: admin   //   Kişisel Gelişim, Makaleler, Mutlaka Okuyun, Yaşam Koçluğu Nedir?  //  0 Yorum

Kendim ve Ben Birşeyler İçerken

(İç Mesajlar- Dış Mesajlar- Hayat Dersleri ve Sorumluluğu Almak Üzerine)

Başıma gelenlere inanamıyorum. Bu nasıl olur? Tüm iyi niyetimle ve çalışkanlığımla, ne kadar çabalarsam çabalayayım sanki tüm emeklerim, onların uçlarına bağladığım hayallerim, hayallerimin üzerinde çiçeklenen umutlarım, hepsi kara bir deliğe parçalanarak çekilip yok oluyor. Bir anda ve hiç olmamış gibi.. Kaşla göz arasında bir fırtına patlıyor, her biri bir tarafa uçuşuyor, tutamıyorum hiçbirini… Çok hızlı oluyor herşey. O bebek gibi büyüttüğüm emekler, ipek dokuma hayallerim ve narin çiçek umutlarım savrulurken, çarptıkları yerlerimde ince cam parçalarına, sanki keskin jiletlere dönüşüyorlar. İnce kesik yaraları gibi yavaş yavaş farkedilip hızla çoğalan bir acı bırakarak, girdaba sarılıp sarmaş dolaş yok oluyorlar. Sonrası derin bir sessizlik, eylemsizlik, hiçlik.

Biraz önce kıyametim kopmuştu, biliyorum hepsi gerçekti. Şimdi ise zihnindeki yorgunluktan ve gözlerimim ucunda tutmak için ölümüne mücadele verdiğim yaşlardan başka ispatı yok gibi..

Soruyorum etrafımdaki sevdiğim tanıdıklara.. Olanları gördünüz mü, duydunuz mu? Siz de hissettiniz mi kesilen yerlerimin acısını? Ne olur bir bakar mısın sağıma soluma? Canım çok acıyor. Kanıyor mu? Gerçekten kanamıyor mu? Etrafta bana ait hiçbir şey kalmamış mı? Bir iz, yeniden başlayacak bir parça.. Bulmama yardım eder misin? Gerçekten edemez misin?

Hiç olmamış gibi bakıyorlar yüzüme sevdiğim tanıdıklar. Görmedik, duymadık, olmuştur, haklısındır. Olduysa da geçer. Karnım acıktı sofrayı kurar mısın? Şu dosyaları elden geçirir misin? Bir şeyler içmeye gidiyoruz, gelir misin?..

Gelirim. Kucağımdaki derin boşluk ve hissettiğim kesik sızılarıyla yavaş yavaş arkanızdan yetişirim.

Şahitsiz kıyametimden sonra sevdiğim tanıdıklarla o anda hiç de içine giremediğim bir başka gerçeklikte, tanıdıklarım kendi aralarında sakalaşıp konuşurken, bense bir şeyleri içerken, içimden hatırlamaya çalışıyorum:

“O kara delik ne zamandan beri oradaydı? Ondan korunmak mümkün müydü? Nasıl bu kadar hızlı ve güçlü olabildi?”

Sonra başka sorular geldi sırayla: “Bırak kara deliği, o yutan bir varlık olarak kendi doğasını yaşıyor. Peki ben? Benim o kara deliğin olduğu yerde ne işim vardı?” “Ben de onun gibi kendi doğamı yaşıyor muydum?” “Emeklerimi yeşertmek için seçtiğim o ortama ben ve yaptıklarım uygun muydu?”  “Onu görmedim, ya peki öngöremez miydim?”  “Bir işaret yok muydu? Emek vereceğim ortamı seçerken en başta algılarım bana ne söylemişti, diğer bir deyişle içimde hissettiğim şey neye benziyordu? Gelecek için ne görmüştüm orada? ”

“Orada olmayı ve kalmayı seçtikten sonra, planlı ve bilinçli ve doğru davrandığımı sandığım bir çok emek verdim ve sonra birden- bana göre birden- yaşadığım bu kontrol edilemez yıkım, bu tatminsizlik… Algılarım bana hiçbirşey söylememiş miydi en başında, ya da ortasında, herhangi bir yerinde.. yoksa ben mi o fısıltıları dinlememiş, o işaret ışıklarını görmemiştim?”

“Bu seçimi yapmadan az önce  içimde bir yerlerde bir duygu, bir his?..  Sanki yediğinin dokunduğunu ve sağlığını korumak için hemen çıkarman gerektiğini haber veren bir mide bulantısı, aşkı haber veren bir kalp çarpıntısı, açlığı anlatan bir guruldama gibi..  O kara deliğin bulunduğu ortamı seçerken ve orada ekip biçmeye devam ederken bana gelen haberciler nelerdi? Orada olmaya duyduğum ihtiyacım neydi? Başka bir seçimin küçük habercileri diğer omuzuma ısrarla dokunurken bunu algılamamış olabilir miyim?”

Üretmek beni en mutlu eden şey, bunu algılıyorum. Parmak uçlarımda hissediyorum, üretkenlik enerjisi karnımda büyüyüp parmak uçlarımdan akıyor gibi.. Bunu farkedebiliyorum.

Gözlemliyorum ki, birşeyler üreten, doğuran her canlı sığınaklı, korunaklı bir yer seçiyor. Bu gözlem de artık şu an bir farkındalık.

Peki ben? Madem üretmek istiyorum, ürettiklerimi korumak ve çoğatltmak için ben mi uygun ortamda değildim? Yoksa kara delik yutacak emeklerin olduğu yerleri bulmakta usta mıydı? Sorumluluk kimdeydi?

Sevdiğim tanıdıklar sesleniyor “Patates Kızartması yer misin? “

“Hayır, niye yapıyorum bilmiyorum ama diyetteyim”  “Kızarmış patates kilo aldırır”

Kendimi algılarımla koruyabildiğim tek şeyin kızartma yağı olmadığına ikna olmak istiyorum. Kara delik bile onu çekmiyor. Bak, tam da önümde sonsuza dek durabilir.

Birlikte birşeyler içiyor görünüyorken, devam ediyorum:

Örneğin, her bitki iklimine uygun ortamda yetişir. Rüzgar, hatta çok rüzgar üzüm için iyiyken, yeni yetişen ağaç fidanına iyi gelmez. Yıllar sonra da dimdik duracak yüksek bir ağaçsa hayalin, onu rüzgardan ve fırtınadan koruyabilir, önlemleri alabilirsin. En azından ortamı doğru seçebilir, gerisini akışın sınavlarına bırakabilirsin. Ortamı seçemediğini düşünüyorsan (belki de aslında şimdilik sebebini bilmediğin bir ısrarla seçmiyorsan) ve fırtınaların birden patlayabildiği bir yerde durmaya kararlıysan, o zaman uzun ağaçları değil üzümü sevmeyi deneyebilirsin. Üzüm deyince işte o algı dediğim şey oluyor, ağzında aşırı bir şeker tadı hissediyor ve bu fikirden hoşlanmıyor musun? Büyük bir ceviz ağacı yetiştirdiğini düşündüğünde ise ceviz yapraklarının kokusu içine mutluluk mu veriyor? O zaman bunca kayba rağmen şimdilik sebebini bilmediğin o “olduğun rüzgarlı topraklarda kalma ısrarının” neye hizmet ettiğini merak edebilirsin.

“Ya aldığını sev ya da sevdiğini al” sözü bir işin başında bir çeşit ön uyarı, en geç kalınmış durumlarda ise bir reçete gibidir. Bir çeşit sorumluluk alma öğretisidir. Bir çeşit sınırlarını belirleme önerisidir.  Bir çerçevedir. Can alıcı an ise, iki seçeneği karşılaştırdığında içinde hissettiğin şeyi yakaladığın andır. Herhangi biri içini daha çok kıpırdatacak, kulağına daha hoş gelecek ya da kelimeler gözüne daha aydınlık görünecektir. Bunu kaçırdığında, o algı olmadan attığın ilk adımdan itibaren tatminsiz sonuçlanacak bir yolculuğunun ilk saatlerine girmiş olabilirsin. Yolculuğun içinde ve ileri safhaları sırasında hissettiğin algılar artık doğruyu mu söylüyor yanlışı mı bilmek daha kolay olmayacaktır. Tıpkı doğru iliklenmeye başlanmamış bir gömlek gibi.. Son ilikte karadeliğin sesinin yaklaşmaya başladığını duyduğunda artık sonuç, ilk haberci algı gibi fısıldamayacak, yanıp sönmeyecek, omuzuna minik minik dokunmayacak, sarsıcı bir gürültüyle ışıyarak gözünün önünde patlayacak ve başından aşağıya dökülecektir.

Seçimler ile birlikte gerçekleşen eylemlerin sonuçları vardır. Bir seçim oluşturduğumuz an hepimize bir sonuç da hediye edilir.  Harekete geçtiğin an hediye de oluşmaya başlamıştır bile. Harekete geçmeden önce kendini duymamış, görmemiş ve hissetmemiş isen, hediye gerçek bir sürprizdir.

Karadelik bir hediye miydi bana? Açınca yüzümde patlayan? Evet.. Eğer bu olup bitenlerden ne öğrendiğini biliyorsan, hediyedir. Hayat döngüsünde kayıplar birer kazanç çekirdeğidir. Ekersin, meyve verir. Şimdi bundan sonrası için algın ne haber veriyor? İşte orada yolculuk tekrar başlıyor…

Kalkıyor muyuz, tüm masa için, hesap lütfen…

 

Bahar KARACA

Beden Dili Eğitimi Size Ne Sağlar?

Mar 20, 2018   //   Yazar: admin   //   Eğitimler, İlişkiler, Kişisel Gelişim, Liderlik, Makaleler, Mutlaka Okuyun  //  0 Yorum

Beden Dili Eğitimi Size Ne Sağlar?

Beden Dili eğitiminin ne işe yaradığına ilişkin bilinen bazı yanlışlar ve uygulama hatalarından kısaca bahsetmek faydalı olacaktır.

Beden dili hakkında bilinen ve her kaynaktan öğrenilebilen sadece birkaç bilgi dahi bazen diğer insanlara karşı sihirli bir güç kılıcı, herşeyi açığa çıkaran bir yalan makinası veya bir zihin okuma rehberi gibi düşünülebilmektedir.

Karşımdaki kadın/erkek bana bakarken saçlarıyla oynadı. Hmm o halde benden kesin hoşlandı!’

‘Kollarını göğsü üzerinde bağdaştırdı, şimdi savunmaya geçti.’

“Başını öne eğdi, işte şimdi çok sinirlendi”

!!!

Yukarıdaki örnek tespitler tamamen yanlış olmamakla birlikte, beden dili bilgisi hiçbir zaman kesin yargılarla davranılan, yüksek yorum yapma performansı sahneleme imkanı veren bir bilgi değildir.

Albert Mehrabian’ın iletişim bilimine çok büyük katkısı olan araştırmasına göre insanlar üzerinde söylediklerimiz %7, ses tonumuz ve konuşma tarzımız %38 ve beden dilimiz yani sözsüz iletişim aracımız en az %55′lik bir etki anlama/anlaşma etkisi yaratmaktadır.

Evet, yalanlar, ama sadece yalanlar değil, aynı zamanda ifade edilemeyen tüm düşünce ve duygular da,  daha çok % 7’lik payı olan sözcüklerin arkasında yaşamayı severler. Ancak bedenlerimiz gerçekleri saklayamaz! Sadece doğru ve dikkatli gözlem yaparak sözcükler olmadan da bize anlatılanı çözümleyebilmek mümkündür. Ancak doğru iletişim kurabilmeyi istiyorsanız öncelikle “iyi bir gözlemci” olmalısınız.

Bunlar karşımızdakini anlamak için aklımızda tutmamız gerekenler. Bir de beden dili bilgilerini kendinizde uygularken yapılan hatalı uygulamalardan kısaca bahsedelim:

Beden dilinin en önemli sırrı samimiyettir. O sebeple, kendi beden dilinizi de tamamen yönetebilmeniz pek mümkün değildir. Bir duygu, bir fikri ancak içselleştirdiğimizde, öz beden diliniz haline gelebilir. Aksi halde, içinizde hissedemediğiniz bir beden dili ifadesi sizi yapay ve gülünç duruma düşecektir. Kendinize ait olmayan bir beden dili ifadesini sırf etkileyici olmak adına kullanmadan önce bir kez daha düşünün. Çünkü iletişimde etki gücü en az % 55 olan bir vasıtanın yolda kalmamak için orijinal parçalardan oluşması gerektiğini düşünüyorum. Ya da boyunuzu daha uzun göstermek için başınızın üzerine bir tahta parçası koymanız safaride vahşi hayvanları size yaklaşmak konusunda belki caydıracaktır ancak insanlar arasında bu şekilde gezmeniz pek de istediğiniz etkiyi yaratmayacağı gibi tuhaf biri olarak kayda geçmeniz garantidir.

Şimdi son olarak; önce beden dilinin bir tanımını yapalım ve sonra kısaca nedir ne değildir kısmına geçelim:

Beden Dili, zihinsel, fiziksel ve psikolojik etkilerin iç dünyamızda ortaya çıkardığı düşünce ve hissedişleri, bilinçaltı tepkilerinin de eşliği ile, duruş, jest, mimik, göz hareketleri şeklinde yansıttığımız sözsüz bir iletişim şeklidir. Hem “kendimizle” hem de dış dünya ile iletişimi içerir.

Beden dilini iletişim aracı olarak kullanmak iç ve dış iletişimimizin “derinliğini” artırır.

İleri profesyonel teknik uygulamalar olarak kullanılan kriminal, siyasi, liderlik ve eğitimcilik gibi topluluk önünde gerçekleşen faaliyet alanlarını bir kenara ayırırsak beden dili iletişimini özellikle sosyal iletişim ve iş iletişiminde etkin olarak kullanmanın amacı kendimizle ve ikinci kişilerle iletişimizde derinliği kazanmak ve “”kaliteyi artırmaktır”.

Beden Dili, iletişimini öğrenmenin ve etkin kullanmanın amacı, negatif eleştiri yapma tutkusuyla karşımızdaki kişinin zaaflarını ortaya çıkarma, karşımızdakini rencide etme becerisini  geliştirme aracı değildir.

Beden Dili iletişimini öğrenmenin ve etkin kullanmanın amacı, karşımızdaki kişilere onlarla ilgili bir çeşit bilgiçlik taslamak, insanları sınıflandırmak, kalıplaştırmak, onların kişiliklerini tanımlama, isimler koyma ve karakterlerini yorumlama cüreti göstermek değildir.

Beden Dili iletişimini öğrenmenin ve etkin kullanmanın amacı psikolog edasına kavuşmak değildir. Hiç bir insan tek başına bir yaklaşımla tanımlanıp isimlendirilemez.

Beden dili yaklaşımı, ancak, davranışları çok dikkatle, özenle ve saygı ile gözlemleyerek kişileri daha iyi ve daha doğru anlamak için birtakım tespitler yapar. Beden dili yaklaşımı kişilik tespitleri yapmamaktadır.

Beden Dili iletişimini öğrenmenin ve etkin kullanmanın amacı kendimizi olduğumuzdan farklı biri olarak göstererek kişileri yanıltma yoluna gitmek ve bu yolla çıkar elde etme kabiliyeti geliştirmek değildir.

Bu tür uygulama hataları bir işe yaramayacağı gibi samimiyet çerçevesinden uzaklaşıldığı için iletişimde sonu eninde sonunda hüsran olacaktır.

Beden Dili bilgisi kendimizi inkar etme değil kendimizi tanıma becerisi kazandıran bir bilgidir.

Beden Dili Eğitimi öncelikle kendi sözsüz çıktılarımızı anlamlandırmamıza yardımcı olacak ve kendimizi tanıma sürecimize destek olacaktır. Diğer bir deyişle, kendimizle ilgili farkındalığımızı artıracaktır.

Beden Dili eğitimi nitelikli iletişimi öğrenmenin ve kendinizle ilgili farkındalığınızı yükselten yolculuklardan bir yolculuktur.

Sevgiyle Kalın…

Bahar KARACA

                                   Birlikte gülebiliyorsanız bu mutluluktur,

                                          Birlikte ağlayabiliyorsanız bu dostluktur,

                                                    Birlikte susabiliyorsanız bu aşktır…

                                                                                                           Marquez

Nefes Terapi ve Kişilik Deformasyonu

Ara 9, 2017   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

histrionik_kisilik_bozuklugu_h2149_f4e6aNefes Terapi ve Kişilik Deformasyonu

“Neden ben? Tüm çocukluğum, acı veren travmatik olaylara defalarca maruz kalarak geçti. Suçum ne? Nefes alamıyorum..” Diyordu danışanım.

Evet bazılarımız diğerlerine göre sorunlu erken çocukluk ve ergenlik dönemi geçirebiliriz. Bir yanda danışanım gibi hatta  defalarca daha ağır, üst üste yaşanmış karmaşık travmatik anılara sahip bireyler, diğer yanda ise mutlu çocukluk dönemi geçirmiş pek çok insan.

Ne yapalım? Siz mutlu çocuk olamadınız. Onlardan biri değilsiniz. Geçmişinizi değiştiremeyiz, siz o acıları yaşadınız. Ancak, yaşadığınız kötü anıların şu anki hayatınıza yansıyan olumsuz etkilerini değiştirebiliriz. Travmatik anıların etkisiyle yaralanmış olan o yaralı çocuğun ki “o hala sizin içinizde yaşamaya devam ediyor” yaralarını sarabiliriz. Lakin şu anda sorun yaratan da yara almış çocuğun ta kendisi.

Çocukluk çağından itibaren uzun süreli, tekrarlayan tarvmatik olayları yaşamak zorunda kalan bireyler,  ilişki ve kişilik deformasyonları yaşabiliyor.

Danışanımda çekingen, bağımlı ve takıntılı durumlar gözlemleniyordu. Bunaltılı ve zorlantılı özelliklere sahipti. Anne karnında başlayan çocukluk ve ergenlikte devam eden bir dizi olumsuz olaylar yaşamıştı. Çeşitli nedenlerle şiddet, taciz ve tecavüz, toplumsal baskı, hayatta kalma endişesi, zorbalık ve dışlanmışlık gibi pek çok istenmeyen durumları yaşamak zorun da kalmıştı. Bu karmaşık ve üst üste yaşanan olaylar,  şu anki hayatında çekingen, korkak, yersiz utangaç tavırlar nedeniyle iletişim zorluğuna sebep oluyordu. Eleştirilme ve dışlanma korkusu nedeniyle ilişki gerektiren sosyal ortamlardan kaçınma ve değersizlik duygusuyla içe kapanma, sevilme ve beğenilme arzusu nedeni ile hayır diyememe, sevildiğine inandığında ise bağımlı ilişkiler geliştirme, ahlak, değer ve doğruluk, cinsellik konularında esnek olamama gibi pek çok rahatsız edici durumlar yaşıyordu.

Birtakım terapi tekniklerini denediğini ancak başarılı olmadığını bu nedenle umudu kalmadığından yakınıp derman aramaktan yorulduğunu söylüyordu. KURTULAMAYACAĞINA DAİR OLUMSUZ İANÇ GELİŞTİRMİŞTİ.

Aile ve çevrenin etkisiyle oluşan travmatik etkiler, bilişsel düşünce hataları yapmasına sebep olmuş,  olumsuz davranış kalıpları ile katı sınırlar çizmişti.

Tabiii değişim zor!

Çünkü yaşanan, özellikle çocukluk döneminde yaşanan olumsuz olaylar, bireyin hormon dengesini alt üst eder. Özellikle ruh hallerini yöneten hormon dengesi bozguna uğrar.  Çünkü yaşanan stres otonom sinir sistemini alarma geçirir. Bir terslik olduğunu ve hayatta kalmak için tüm sistemlerin ve organların harekete geçmesi gerektiğini ön görerek serotonin, dopamin, endorfin, noradrenalin. Adrenalin, melatonin gibi hormonları harekete geçirir. Savaş ya da kaç emri vererek tehdidi ortadan kaldırmak amacı ile düşünmeyi durdurur. Göğüs nefesi almaya zorlar. Tekrarlanan travmatik olayların olumsuz etkisiyle birey artık göğüs nefesini kullanma alışkanlığı geliştirir. Ve artık o olayları yaşamıyor dahi olsa, sinir sistemi normal olan  olayları da  tehdit olarak algılar ve alarmda kalır. Bozulan hormon dengesi bireyi özgüvensiz, neşesiz, depresif, korkak, endişeli, huzursuz, çekingen ve mutsuz bir insan haline dönüştürür.

Nefes terapisi ile içerdeki yaralı çocuğun yaşadığı kötü anılar, bilinçaltı düzeyde dönüştürülerek ve hormon dengesi sağlanarak sağlıklı bir ruh hali oluşturmak esastır.

Hicran İpekbağlar

Ayna Danışmanlık Faaliyetlerine Plena Human Akademi Olarak Devam Etmektedir

Ara 1, 2017   //   Yazar: admin   //   Makaleler  //  0 Yorum

Plane Human (108)

Değerli danışanlarımız, eğitim katılımcılarımız ve dostlarımız;

Ayna Eğitim Danışmanlık ve Kişisel Gelişim Merkezi, Haziran 2017 tarihinden beri faaliyetlerine Plena Human Bütünsel İnsan Gelişim Akademisi olarak devam etmektedir.

Plena Human Bütünsel İnsan demektir ve insan içten dışa gelişen bir varlıktır. Uluslararası vizyonumuz ve Türkiye çapında gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerin bir çok alanda tek ve özgün olması Plena Human Bütünsel İnsan Gelişim Akademi’sini (Önceki adıyla; Ayna Eğitim Danışmanlık ve Kişisel Gelişim Merkezini) sektöründe lider konuma taşımaktadır.

Gelişen uzman kadromuz, deneyimli eğitmen, yaşam koçu ve psikolojik danışmanlarımız, eğitim çeşitliliğimiz ve siz değerli danışan ve eğitim katılımcılarımızın güveniyle büyümeye devam edeceğiz.

Sevgi ve saygılarımızla,

Kurucular; Özlem Aktaş & İnci Aktaş

Plena Human Bütünsel İnsan Gelişim Akademisi

(Ayna Eğitim Danışmanlık ve Kişisel Gelişim Merkezi)

Bursa

Sayfalar:1234567...25»

Ara

Kategoriler